N-82 / G-82

Yazar: Soner Tufan

Son iki yıldır kiliseye karşı sürdürülen bir hareket hakkında yazmak gerekiyordu. Andrew Brunson davasından hemen sonra devreye sokulan bir düzen ile daha önce görülmemiş bir şekilde ve yoğunlukta yabancı kardeşlerimiz yaftalanarak sınır dışı edilmektedirler. Bu işlemde iki kod kullanılmaktadır.

 

“N” kodlu ön izin (istizan) bir giriş yasağı kararı değildir, Genel Müdürlüğün izni ve bilgisi dahilinde yabancıların ülkemize girişine izin verilip-verilmemesini içeren bir tedbir kararıdır. ‘N82 Milli güvenliğe aykırı faaliyet’ tanımı altında değerlendirilir.

 

G82 ise Milli Güvenliğe tehdit nedeniyle ülkeden sınır dışı edilen, yabancıları tanımlar, N82’ye benziyor gibi görülse de kişinin hiçbir şekilde ülkeye giriş yapamadığı durumu tanımlıyor. Buradaki N ve G harfleri ön izne tabi ya da tamamen yasaklanmak anlamında kullanılır.

 

Kod verilerek gönderilen yabancı hizmetkarların yasal ve tamamen serbest olan bazı toplantılara katılmış olmasının, bir neden sayılarak ‘gönderilecekler’ listesini oluşturmakta kullanıldığı ifade ediliyor. Ancak sınır dışı edilmek üzere seçilen ve yıllardır bizimle beraber kiliselerimizde hizmet eden, yabancı hizmetkarların belirlenmesinde başka parametrelerin kullanıldığı da görülmekte. Elbette sınır dışı edilme kararı karşısında hemen hemen her kardeşimiz ya bizzat ya da vekil avukatları aracılığıyla karara itiraz etmektedirler, lakin iç hukuk yoluyla olumlu bir sonucun çıkacağı yönünde herhangi bir işaret görülmemektedir. Büyük olasılıkla, bu kararlar ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınarak davalar görülecek, hukuksuz kararlar olduğu anlaşılacak ve bozulacaktır.

 

Bizim yazımızın konusu; N82 ve G82 kodları verilerek gönderilen yabancı hizmetkarların bu yolla sınır dışı edilmesi eleştirildiğinde, ya da karşı davalar açıldığında, verilen yanıttır. Yanıtta, T.C. devletinin böyle bir egemenlik hakkının olduğu yönündedir, bu hakka bağlı olarak kimin sınır dışı edileceğine, kimin ülkeye ya da vatandaşlığa alınacağına, vatandaşlığının ya da oturma izninin iptaline sorgusuz sualsiz hükümetin karar verebileceği söylenir.

 

Egemenlik hakkı, temelini devlet tasarrufundan almıştır. 1961 anayasasında yapılan değişiklik ile Danıştay görüşlerine baktığımızda, hukuk sistemi içine giren uygulamaların özellikle yabancılarla ilgili konuları etkilediğini görebiliriz.

 

Ülkemiz ciddi bir siyasal dönüşüm içindedir. Türkiye darbeleri ve darbe girişimini gören bir ülkedir. Darbelerin demokrasiye ne kadar zarar verdiğini biliriz.

 

Fetö terör örgütünün 2016 yılında giriştiği darbe kalkışması bir şekilde bertaraf edilmiş ve hızla bu kalkışma bastırılarak ilgililer yargılanmış ve cezaevlerine gönderilmişlerdir.

 

Devamında örgütün elebaşının resmi kanallardan Türkiye’ye iade edilmesi için istekte bulunulmuştur, ancak Amerika söz konusu kişiyi vermeyi reddetmiştir. Belki de bir arayışın etkisiyle, Bir Amerikalının tutuklanıp pazarlık malzemesi yapılmasının Politik olarak kullanılabileceği düşünülerek Andrew Brunson eşi ile birlikte göz altına alınmış, daha sonra tutuklanmış ve cezaevine gönderilmiştir.

 

Andrew Bronson, başından sonuna dek başından geçenleri “Tanrı’nın Tutsağı, gerçek bir zulüm, hapsedilme ve azim hikayesi” adı altında kitaplaştırmıştır. Güvenlik gerekçeleriyle bir yayınevinden ya da bir web sitesinden yayınlanmayan kitap dosya paylaşımı yoluyla okuyucunun dikkatine sunulmuştur.

 

Andrew Brunson’u daha önce tanıyan yokken, aradan geçen bir sene içinde herkesin diline düşmüş oldu. Bir Amerikan vatandaşının Amerika Başkanı tarafından kurtarılmak uğruna Twitter’da kullanıldığını da görmüş olduk.

 

Bu olaydan önce kod verilerek sınır dışı edilmeler bu kadar yoğun yaşanmamışken, Andrew Brunson davasından sonra çıkış kodlarının yoğun bir şekilde verilmeye başlandığını görüyoruz.

 

Şöyle bir durum sıklıkla görülmüştür. Göç idaresine giden, ya da havaalanından uçağa binip başka bir yere gitmek isteyen yabancı vatandaşların sicillerinde “milli güvenliği tehdit” ibaresi olması sebebiyle “N-82, G-82” kodu aldıkları, 10 gün içinde ülkeyi terk etmeleri gerektiği bildirilir. Dosyaya gizlilik kararı konur ve mağdurun eli kolu bağlanır, ki aslında arkasına sığınılan egemenlik hakkı, adaletsizliği örtemez. Sınır dışı edilen kişi, hızla evini toplaması gerektiği kaygısıyla mı yaşasın, yoksa dayanaksız suçlamalarla mı cebelleşsin. Bir insanın ‘memleket’ dediği yerdeki bağını, ilişkilerini, işlerini on gün içinde toparlaması mümkün müdür?

 

Hele ki bu insanların ‘milli güvenliği tehdit’ denilerek sınır dışı edilmeleri!… Farklı inanç sahiplerinin inançlarını, özgürlükler çerçevesinde anlatmalarında milli güvenliği tehdit edecek ne olabilir ki? Açıkçası Andrew Brunson davasının bu davaya benzerlik oluşturabilecek potansiyel kişileri sınır dışı edebilmek için bir örnek oluşturduğu açıktır. Andrew Brunson davası, onun gibi inancını anlatarak ülkede yaşayan kişilerin sınır dışı edilebilmesi için bir vesile olmuştur. Ancak, bunun pek de adil ve insani bir uygulama olmadığı ortadadır. Hükümetin son günlerde turist getirmek için ne kadar çaba sarf ettiğini görüyoruz. Buna rağmen gelecek turistin, insan hakkının yok sayıldığı, demokrasinin umursanmadığı ve farklı inançlara saygının yerlerde süründüğü bir ülkeye gelmesini beklemek saflık olur. Ülkemiz gerçek bir demokrasiyi ve gerçek bir yargılamayı, hak etmektedir. İnsanların suçsuz bir şekilde cezalandırılması insan onuruna uygun değildir.

 

Zira yakından tanıdığımız, çocuklarını bu ülkede büyütüp Türkiye’yi kendi memleketi gibi gören bu insanların yaşadıkları dramı da gözden kaçırmamak lazım. Bazı sorunlar her ne kadar üstesinden gelinebilir olsa da sadece inancı nedeniyle bir suçlu gibi gösterilip bir daha dönmemek üzere ülkeden kovulan bu insanların çoğunun en basit bir trafik cezasının bile olmadığını da vurgulamamamız lazım. Hem sınır dışı edilenler hem de kilise, afaki ve muğlak suçlamalarla insanları zan altında bırakmadan adil ve şeffaf bir yargılama yapılmasının, hayati bir ihtiyaç olduğunu savunmaktadır.

 

Ancak, hepsi bir yana Tanrı’nın çocuklarına cennet bahçesi vaat edilmiştir, iman etmekle gerçek olan bu umut, çürümez bir umuttur. İnancı uğruna hayatını kaybedenlerin sayısı dünyada şimdiye dek yapılmış tüm savaşlarda kaybedilenlerden 3 kat fazladır. Hiçbir inanç Hristiyanlık kadar şehit vermemiştir. Acı, baskı ve işkence yaşamımızın içindedir. Mesih’le birlikte acı çekmek ayrıcalıktır. O’nun acılarına ortak olmak onurdur. Bu bağlamda, yaşadığımız hayatın dar yolunda yürümek, sadık kalmak için uyanık olmak ve kardeşlerimizi de teşvik etmek için gayretli olmak gerekir.

 

Ve en önemlisi; nereye gidersek gidelim, nereden kovulursak kovulalım, ne kadar sıkıntıyla karşılaşırsak karşılaşalım fark etmez. Gittiğimiz, gideceğimiz her yerde Tanrı bizimle olacaktır. Her zaman bizim öncümüz ve artçımız olacaktır. Bu nedenle umutsuzluğa düşmeyiz, bu nedenle acıyla savrulmamız gerekmez, tersine zor zamanlar, Tanrı’nın bereketlerini en çok döktüğü zamanlardır. Tanrı’ya daha çok yakınlaştığımız, daha derinleştiğimiz süreçlerdir. Kilisenin rahatlığa alışıp meydan okumasının zayıfladığı dönemler, ilginçtir ki baskının gevşediği dönemlere, denk gelmiştir.

 

Lakin, yabancı kardeşlerimiz her ne kadar inançları ve hizmetleri uğruna böyle bir yaftalamayla sevdikleri memleketlerinden uzaklaştırılasalar da Tanrı’dan ödüllerini alacaklardır. Bu onlar için taşıyacakları bir onur tacı olacaktır. Ancak bizim teşviğimiz, bu ülkeden ayrılmış olsalar bile, ikili ilişkimizin devam etmesi, sanki buradaymışlarcasına iletişimimizi sürdürmenin etkisi ve bizi iyileştirme gücüdür.

 

Daha ötesi, acılara, baskı ve işkencelere maruz kalsak bile bedenlerimizin bir gün toprak olacağını biliyoruz. Bunun ötesinde ruhumuzun sahibine kavuşacağı da kesindir. Bizim için yaşamak Mesih, ölmek de kazançtır…