Emekli Olmak Mı?

Yazar: Rüzgar Ümit Baysal
Okuma Süresi: 5 Dakika

Son birkaç yılda, hele de son aylarda görsel ve yazılı basında EYT diye kısaltılmış bir kavram görünür oldu. EYT’lilerin talepleri geçen yıldan daha eskiye dayanıyor ve sonunda bu sene, bu grubun talepleri kabul edildi. Peki EYT nedir? Herkes biliyordur gerçi ama EYT, “Emeklilikte Yaşa Takılanlar” anlamına gelmektedir. Bu gruba dahil olan vatandaşlar (yaklaşık 6 milyon kişi) yıllarca uğraştılar ve sonunda haklarını aldılar. Gerçi, hakları mıydı, değil miydi sorusunun cevabını ben veremem,  o soruya bir cevap da aramıyorum. Ancak bu vesileyle emeklilik kavramına, bize yararlarına ve zararlarına değinmek istiyorum.

 

Emeklilik, kimi ülkelerde 20, kimilerinde 25, kimilerindeyse 30 yıl emek harcadıktan sonra almaya hak kazanılan bir unvandır. Aslına bakarsanız bu unvanı sadece çalışma hayatında emekli olduğumuz için alıyoruz ve öyle de olması gerekiyor. Lakin bulunduğumuz coğrafyada  bu unvanı hak eden kişiler adeta hayattan da emekli olmuş gibi davranıp öyle bir yaşantı sürmeye başlarlar. Bu anlayış sanırım yalnızca bizim coğrafyamıza has bir durum. Gördüğüm örneklerden yola çıkarak diğer ülkelerde durumun böyle olmadığını düşünüyorum.

 

Tarihteki ilk emeklilik örneği Roma İmparatorluğu’nda görülmüştür. Roma askerlerinin katıldıkları savaşlardan sonra, hala hayattalarsa yerleşik hayata geçmeleri ve kendilerine verilen araziyi ekip biçerek hayatlarını bu şekilde idame ettirmesi beklenmiştir.  Bu nasıl emeklilikse artık, adamlar hala çalışıyor, değil mi? Roma hükümdarı (Oktavian) Sezar Augustus tarafından sağlanan bu hakkın, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olan etkenlerin başında geldiği söylenir. Daha sonra dünya tarihinde birçok  coğrafyada emeklilik ile ilgili adımlar atıldığını görebiliriz. Mesela, 8.yüzyılda İrlanda’da kabile üyelerinin bakımı için uygulanan hizmetler ya da 1590’da İngiltere’de gazilerin bakımı için yapılan çalışmalar (1593, İngiltere) gibi. Tarihte birçok devletin emeklilik konusunda adımlar attığını gösteren bir diğer örnek de Almanya’da 1600’lü yılların başından 1800’lü yılların sonuna kadar Otto von Bismarck tarafından başlatılan; kilise rahiplerinin dul eşlerine, öğretmenlere sağlanan devlet destekli malullük sigortası, emeklilik hizmetleri, çalışan kesim için sağlanan emeklilik güvenceleri olmuştur.

 

Emeklilik hakkı Avrupa ülkelerinde çok eski zamanlardan bu yana güvence altına alınmıştır. Bu yüzden ülkemizde 60 yaşını aşmış, eşi ve torunları ile tatile gelmiş Avrupalı emeklilere rastlayabilirsiniz. Bu insanlar emekliliklerini yeni yerler ve kültürler görmek ve yaşamın tadını çıkarmak için kullanıyorlar. Bu yüzden Avrupa’da emeklilik ülkemizdeki gibi sıkıntılı değil.

Ülkemizde emeklilik anlayışı çok farklı; biz emekliliğe Avrupalı emekliler gibi bakmıyoruz. Bizim kahvehanelerimiz, kendine emekli diyen dayılar ve amcalarla dolmuş durumda. Bu kişiler okey, 101, “pişpirik, pişti bu nasıl işti” diyerek günlerini huzur içerisinde geçiriyorlar. İşin benim için ilginç yanı ise kahvehanede konuşulan konuların sadece spor ve siyaset olması.

 

Oysa felsefenin çıkış noktası olan Eski Yunan medeniyetine baktığımızda insanlar, boş boş oturduğu zamanlarda hayatı, Tanrı’yı ve varoluşu sorguladıklarını ve bir nevi bizim kahvehanelere benzer yerlerde felsefenin başladığını görüyoruz. Sokrates, Platon, Aristotales gibi filozoflar bu tür ortamlarda var olmuşlardır. Bizim emeklilerimize geldiğimizdeyse, onlarda da bu sorgulamaları yapacak zekâ ve zaman fazlasıyla var…

Ancak düşünmenin ve sorgulamanın kişiyi aklından, inancından uzaklaştıracağı gibi saçma bir fikre inanılan bu baskı ortamı içerisinde insanlarımızın hayata dair her şeyi sorgulamasını beklemek, coğrafyamız özelinde, hayalcilik gibi geliyor. Oysa Tanrı Adem’i ilk yarattığında, kendisinden önce yaratılanlara isim vermesine izin vererek Adem’in kendi bilincini ve aklını kullanmasının ne kadar değerli olduğunu bizlere gösterdi. Bu nedenle ancak kendi özgür irademizle sorgulayarak, Tanrı’yı daha derinden tanıyor ve anlıyoruz…

 

İnsanlığın, yaratılıştan beri hikayesinin ve Tanrı ile olan diyaloğunun anlatıldığı Kutsal Kitap’a yüzümüzü döndüğümüzde, emekliliğin fiziksel bir olgu olduğunu görüyoruz. Çünkü Ruh emekli olmaz. Bedenimiz yorulur ve bu yüzden emekli oluruz.  Ruhsal yaşamda emeklilik kavramının olmadığını, hiçbir Tanrı adamının ya da kadının da “ben emekli oldum, artık Tanrı’nın işlerini yapmayacağım” dediğine şahit olmayız. Kişinin bedeni ve sağlığı elverdiği ölçüde Tanrı’nın işlerini yapmaya devam ettiğini görmekteyiz.

 

Kutsal Kitap’ta bu konuda birçok örnek görebiliriz:  

 “İbrahim yüz yetmiş beş yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı. Kocamış, yaşama doymuş, iyice yaşlanmış olarak son soluğunu verdi. Ölüp atalarına kavuştu.” (Yaratılış 25:7-8)

Bizler, para kazandığımız işlerin getirdiği birikimler sonucu, sadece bu işlerden emekli oluyoruz. Bu birikimlerin getirdiği maddi rahatlık neticesinde Tanrı’ya ve O’nun işlerine daha fazla zaman ayırmak ve ilgi göstermek her birimizin boynunun borcudur. İnsan yaşamını her daim bir bahçıvanın çalışmasına benzetirim. Bahçıvanın işi biter mi? Mevsimler değişir, yağmur vakitleri değişir ama bahçıvanın yapacak işi her daim vardır. Bazen tohum eker toprağa, bazen ektiği tohumların yeşermesi için uğraşır. En nihayetinde yetişen ve belli bir seviyeye gelen ağaçları (bitkileri) o seviyede tutmak için gerekli çalışmaları yapar. Bahçıvan öldüğünde muhakkak elinde makası vardır.

 

Doğuyoruz, büyüyoruz ve ölüyoruz. Önemli bir şair olan Bâki’nin de  dediği gibi:

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

(Ününü Davud gibi yay, Bu dünyada ancak sesin sonsuza kadar kalacak)

Ve İbraniler 12:1, “İşte çevremizi bu denli büyük bir tanıklar bulutu sardığına göre, biz de her yükü ve bizi kolayca kuşatan günahı üzerimizden sıyırıp atalım ve önümüze konan yarışı sabırla koşalım.” der…

 

Adeta bir yarış olan hayatımızda amacımıza doğru, manevi ve Tanrısal yükümlülüklerimizden emekli olamayacağımızı bilerek sabırla koşmamız gerekir.

 “Koşu alanında yarışanların hepsi koştuğu halde ödülü bir kişinin kazandığını bilmiyor musunuz? Öyle koşun ki ödülü kazanasınız. Yarışa katılan herkes kendini her yönden denetler. Böyleleri bunu çürüyüp gidecek bir defne tacı kazanmak için yaparlar. Bizse hiç çürümeyecek bir taç için yapıyoruz.” (1. Korintliler 9:24-25)

Tanrı’nın zafer alayında başınıza takılacak bu taç ile yürümeniz dileğiyle…